HIRSIZLAMA AŞKLAR GRİ YALNIZLIKLAR



kağıt kadın

kağıt gibi kuşlar gökyüzünde
kansız damarsız şeffaf kuşlar
tüysüz gagasız

bir kadın uçuyor
çığlık çığlık alabildiğine
dev kanatlı büyük gagalı
kendini asıyor uçurtma gibi
ipini aya bağlayıp

haziran - temmuz '89



trenlere binsem

nereye götürür beni trenler
trenlere binsem
at yarışı vagonlar
çığlık çığlık sirenler
aynı pencereden iki kez bakılmaz
aynı ağacı aynı evi
aynı hiçbir şeyi göremezsin

nereye götürür beni trenler
gece sisli peronlara mı sürükler
saatleri genellikle işlemeyen
hep yarı perdeli yüzler
sanki hayalet şehirlerden gelen

nereye götürür beni trenler
kompartımanda karşıma oturan kim
ömür boyu gizlediğim sır
bir gecelik aşk bir ömre değer

nereye götürür beni trenler
hangi cinayete ortak eder
elime bulaşan kimin kanı
tehlikenin saltanatı yaşamaya değer

nereye götürür beni trenler
dolu dizgin nefes nefese
hüzne mi o bitmek tükenmek bilmeyen

haziran '89



bıçaklı gece

bir bıçaktı yatan o gece yanımda
tırnak gibi keskindi ve altın diş gibi parlak
kendimi görüyordum arasıra
kırmızıydı yüzüm
binlerce ateş böceği istilası altında
ve gözlerim iki kızıl karanfil
yanıyordum tüm vücudum alev almıştı
bir bıçaktı evet yatan yanımda
rastlantı değildi benimle yatması
ben sokmuştum koynuma
ben baştan çıkarmıştım
göz süzüp bilmem neremi açmıştım
günahım boynuma
göğüslerimden soluyordum o gece
dudaklarım kısa devre yapmıştı
ve o bıçak değildi sanki öylesine uysaldı ki yanımda
bakmayın siz keskinliğine sertliğine
bir yunus balığı gibiydi
kan dehşet öc hiçbiri yoktu onda
gece müthişti dolunay gökte yusyuvarlak bir delik
sabahı ettik o bıçakla
yazık parlaklığı yitti gitgide
böcekler öldü kızıl karanfiller de soldu birbir
yangınım söndü
o yorgunlukla daldım bilmem kaçıncı uykuma
e kolay değil bir bıçaktı yatan yanımda
şimdi göğüslerim sakin denizde yelkenli
dudaklarım yorgun martı kumsalda
uyandığımda
ne bıçak ne de geceden bir iz vardı
mutfağa koştum
kan sızıyordu bir bıçağın en keskin ucundan
aldım çöpe attım usulca
günahım boynuma

nisan '98



 

imkansız aşk

biz imkansız bir aşkız
sen imkansız ben senden daha imkansız
salıncakta oturup düşler kurmadık geçmişte
geleceğe güneşli de bakmazdık
gemilerimi çektim artık senin denizinden
ellerimde demet demet heyecan
ellerimde kıymıklar
alıp alıp başımı gidiyorum
sense serüvenlerini aklında yaşayansın
hoş belki de artık çok geç
yarı belime kadar yanlış yaşıyorum
tehlikeninse voltajı adamakıllı yüksek
bir özledim mi uçaksavarlar yolda demek
kıskançlığımsa başka bir felaket
sen sevdin mi kurtuluş savaşı gibi
ben sevdim mi bu nükleer savaş demek
gözlerin suskunluklara yumulu
biliyorum için için ağlıyorsun
oysa ben hüngür hüngür geceler boyu
yok imkansız
imkansız aşk bu demek

ağustos '90

dilim yalıyor

dilim kayıyor gecenin sokaklarında
geziniyor yalayarak köşe bucak
geçtiği her yeri
insanları yalıyor bazen
işte tehlike asıl o zaman
bir saksafon sesi duyuyor dilim
bir zenci saksafon çalıyor
önce saksafonu sonra zencinin ağzını yalıyor
hemen ardından bol elektrikli bir gitar
bir 'punkcu' kafası yeşil
köşe başında oturan sarhoşları yalıyor
ve geceyi
sabahı getirmek istercesine geceyi
simsiyah oluyor dilim
en sonunda seni yalıyor alabildiğine
bir bakıyoruz ki çoktan sabah olmuş

ekim '89


yanlış yolcu

saat gece yarısını çoktan geçti
boş peronlarda yalnızım
son treni de kaçırırsam
bu gece büsbütün sokaktayım
korkmadığımı söylesem yalan olur
üç beş karanlık adam
bir iki garip kadın
ve ben
saat gece yarısını çoktan geçti
yalnızım yabancıyım bu yanlışlar şehrinde
yanlış bir istasyondayım
yanlış bir saatte
yolumu yitirdim
hep yanlış trenlere bindim
doğru bir yerlere götürürler beni diye
üzerime giydiğim kendi yalnızlığım
çıkarsam altında sen varsın
büsbütün yanılgısın
neredeyse sabah olacak
yoksa son treni de mi kaçırdım

mart '90